Akis...

Akis...
Fotoğraf: Vildan ŞİMŞEK

29 Ağustos 2015 Cumartesi

NASIL BİR SAKLAMBAÇ OYUNU BU?

Dünya nereye gizledi bizi? Nasıl bir saklambaç oyunu bu? Ne sobelemek var ne sobelenmek… Saklamaktan dahi korkar olduk, kendimizi kendimizden. En çok da kendimiz bildiklerimizden. Tek ümidimiz,  saklambaç duvarında en son bıraktığımız el izlerimiz. Bir zamanlar, iz kalmasın diye dokunmaya korktuğumuz duvarlarda, eskinin lekelerini  arar olduk şimdi. Yoksa siyah beyaz fotoğraflara duyduğumuz hayranlık mı bizi geçmişe bağlayan?

Zincirleri kırmak gerekiyor bazen. Kopartmak gerekiyor, geçmişle görünen,  gelecekle görünmeyen bağımızı. Biri kırsa şu zincirleri görebiliriz belki, hayat nereye gizledi bizi?  Yoksa annemize duyduğumuz hayranlık mı bizi kendimize bağlayan? Zincirleri kırmak gerekiyor bazen. Zinciri kıracak bir güç istiyoruz. Çünkü biliyoruz, anda dikilerek sıra beklemeyi bilmeleri mavi insanları ayakta tutan. Zinciri kıracak bir güç istiyoruz. Vazgeçtik artık,  kendimiz bildiklerimizden. Sadece kendimizi sobelemek istiyoruz… Dünya nereye gizledi bizi,  artık bilmek istiyoruz…

Özgürlük insanın kendi kendisini keşfetmesi, bilmesi ve bulması ile başlar. Hepimiz geçmişimizi özgür bırakamadığımız,  geçmişle görünen ve gelecekle görünmeyen bağımızı koparamadığımız kadar tutsağız hayatta. “Dem bu demdir” sırrına erebildiğimiz kadar ise özgür… Bu saklambaç oyununu kazanmanın ve kendimizi sobelemenin yolu da aynı sırra ermekten geçiyor. Dem bu demdir…

Bu satırları yazarken, yıllar önce eski bir dosttan ilhamla yazdığım şu şiirde, aynı şeyleri anlatmak istediğimi hatırladım. Kim bilir, bir tevafuk olur, bir demde o dostun başucuna konar bu mısralar…  

Seni Özgür Bırakamam
Seni özgür bırakamam
Senin on dört odalı bir evin
Bir de gece lamban var
Akşama çeyrek kala
Dillenir tüm radyoların
Yanar kendiliğinden tüm sahte ışıkların
Akşama çeyrek kala
Camlarını taşlar yetim bıraktıkların
Yüzünü tırmalar tüm pençeli hayvanların
Aynı anda kendiliğinden yapışır yerlerine yara bantların

Seni özgür bırakamam
Senin on dört odalı bir evin
Bir de gece lamban var
On ikiye çeyrek kala
Söner kendiliğinden sahte ışıkların
Saçlarını okşar kuş tüyünden yastığın
On ikiye çeyrek kala
Annen gelir aklına
Aynı anda
Babanın nasihatlerini hatırlarsın
On ikiye çeyrek kala biz eski dostların gelir aklına
Aynı anda annenin yemeklerini özlersin
On ikiye çeyrek kala
Sokağın gelir aklına
Aynı anda kaldırımındaki ayak seslerini duyarsın
On ikiye çeyrek kala
Büyümeye başlar içindeki o koca boşluk
Acımaya başlar kalbindeki o incecik çizgi
Aynı anda hıçkırık seslerin duyulur İstanbul’dan

Seni özgür bırakamam
Senin on dört odalı bir evin
Bir de gece lamban var
Sabaha çeyrek kala
Kapanmayı başarır güzel gözlerin
Aynı anda rüyana girer tüm sevdiklerin
Sabaha çeyrek kala
Acımaya başlar kalbindeki o incecik çizgi
Aynı anda çığlık seslerin duyulur İstanbul'dan
Aynı anda o ses yankılanır odanın duvarlarında
Beni özgür bırak
Çünkü ben sadece on dört sene yaşadım
Gerisini hatırlamıyorum…

Yazan: Vildan ŞİMŞEK

Gerçek Hayat Dergisinde Yayınlanmıştır. 


11 Ağustos 2015 Salı

Yağmurlu Günler Defterimden…


                 Yağmur yağıyor.  Aynı anda duyuyor insanlar, yağmurun pencerelerine dokunuş seslerini. Huzur veriyor bana bu ses. Huzur veriyor bana, aynı anda duyduğum yağmur damlalarının  susuş sesi. Başka hiçbir yerde bulmak mümkün değil, bu iki güzelliğin birleşimini. Anı yaşamak dedikleri bu olsa gerek. Sanki şu an,  bundan başka bir an yokmuş gibi geliyor. Yağmur yağıyor…  Dinmeye niyeti yok anlıyorum. Heybeme, yağmurlu günler defterimi yerleştirip,  küçük bir yolculuğa çıkmak istiyorum. Zaman tünelinde benimle yolculuk yaparak, bu deftere düştüğüm notları okumak ister misiniz?

* Şemsiyemin kırılganlığı altında rüzgâra direndim. Güneşin hatırına illa yağmur illa yağmur dedim. 11.04.2011.
* Nisana yağmur değdi... Bunu sevdim. 14.04.2012.
* Yağmurlu bir şehirde uyanmak vakti geldi. Damlalar dualara damlasın... 13.05.2012.
* Sularla temizlendi şehir sanki bugün, pişmanım dedikçe... Yağmur bazen böyle şeyler de hissettiriyor. 18.05.2012.
* Damlanın, denize düştüğü anın adını “aşk” koymuşlar. 20.05.2012.
* Sonbahar çocukları yağmuru memleketi gibi sever. Yağmurdan sonraki toprak kokusunu duymaya gidiyorum. 28.08.2012.
* Yağmur suyuna karışmış ve ıslanmış dualar var. Kabul makamında kurumayı bekliyor. 16.09.2012.
* Dünyaya geldiği anda,  bir bebeğin neden ağladığını en iyi anlayanlardan biri, ona gölgelik olan yağmur bulutudur.  23.10.2012.
* Terazinin kefelerini ıslatan yağmur şahit. “Özgürlük özün gürlemesidir.” 04.11.2012.
* Aralık yağmuru, haberdar kıl bizi özünden ve sözünden... 01.12.2012.
* Yağmur bulutları, yağmurun manasının ağırlığını taşıdığı için bu kadar siyahtır. Siyahın yükü hep ağırdır. 12.08.2013.
* Mevsimlerden yazdı. Ağlıyordu yaşlı kadın. Bir yağmur damlası geldi, yazmasının tam üzerine düştü. Bu bile bir yazgı yavrum, dedi. Yazgım... 30.08.2013.
* Bulutlar gökyüzünün, sırlarsa kalbin libasıdır. 11.02.2013.
* Bu yağmur bulutları, kışın mı baharın mı? 23.03.2013.
* Toprak suyu özlemese, su ona böyle koşar mıydı? Su, toprağa böyle koşmasa tohum nasıl yeşerir, filiz verirdi? 06.09.2013.
* Bir de yağmur yağarken, elinde şemsiyesi olup, açmayanlar var. 02.10.2013.
* Bazı gözyaşları içimizi temizler ya hani, bayram yağmuru da öyle yıkayıp temizliyor sanki İstanbul'u... 16.10.2013.
* Yağmurun kendine özgü bir dili var. Her bir damla, bu dile hizmet ediyor. 07.11.2014.
* Ne zaman dinecek yağmur? Ne zaman dinecek,  dinmesi için dilendikleriniz? 21.02.2014.
* Toprak kurumalı, yağmuru anlayabilmek için. İnsan susamalı, suyun kıymetini bilmek için.  Gök de göz de ağlamalı, suya erişmek için. 18.04.2014.
* Yağmur huzurun iç sesi...  27.04.2014.
* Yağmur yağdıkça her şey olgunlaşıyor. 02.06.2014.
* Yağmur damlası gibi teslim olabilsek. Yağmur damlası gibi, kendimizi Rabbimize bırakabilsek... 04.05.2014.
* Acılarla yanan şehir, bir yağmur bulutunun gölgesinde dinlenerek serinleyebilir. 15.06.2014.
* Sıradaki yağmur, yağmuru çok sevenlere gelsin… 17.08.2014.
* Bu yağmur şehirler uyandırır... 02.02.2014.
* Niyeti, hakiki güzellik tomurcuklarının ekildiği bir bahçenin bahçıvanı olmaktı. Yağmur, ancak niyeti bu kadar temiz olanların yüreğine yağardı. 21.02.2014.
* Yağmur başladığı anda uyanmanın sevinci… Gökler de uyanmış. Güzel yağıyor. 08.09.2014.
* Bulutlar yeryüzünün şahididir. Onlar, imzalarını gökyüzünün sayfasına atarlar. 01.11.2014.
* Hepimizin ömründe karlı, güneşli, yağmurlu, bulutlu, sisli günler olmadı mı? 06.02.2015.
* Yağmur başlamış ve sesler kesilmişken, eskilerin “eşyayı bile incitme, üslubu beyan ayniyle insan” sözlerinin manası üzerinde düşünme vaktidir. 02.06.2014.
* Allah aşkı ile yanan bir kalbe su koşarak gelir. Ama, o susuzluğu tercih eder. Aşık bilir ki; bu yangın ancak, gözyaşı yağmuru ile söner. 21.03.2015.
* İnsan, yağmur yağarken toprağı duymalı.  23.04.2015.

* Kalbimizle okumayı bilseydik, sıkıntılı anlarımızda yazılanları, içimizde manevi rüzgârlar eser, yaz yağmuru sinemizde çiselerdi. 29.06.2015.

Yazan: Vildan Şimşek


4 Ağustos 2015 Salı

BU DÜNYA BİR GÖLGE OYUNUDUR


Dünya bir gölge ise, zaman bu gölgenin üzerine çekilmiş bir perdedir. Perdeyi hafifçe aralayalım ne görüyoruz? Yaklaştıkça uzağın ötesinde bir uzak beliriyor tam yakınımızda. Attığımız her bir adım tuzak sanki. Önümüz sise bulanmış, gözümüzün alabildiği yeri göremememiz için. Arkamızda ise bizim olmayan ama bizden bir gölge geziyor. Yol uzadıkça gölge de uzuyor ve gölge uzadıkça sis artıyor. Bizden gerisine gidemediğimiz yerde gölge bırakıyor peşimizi birden. Yakalamaya çalışıyoruz. Biz kovalıyoruz. O kaçıyor. Biz kovalıyoruz o kaçıyor…

 Çıkmaz bir sokağa girip, bir çıkmaz sokak daha inşa etmenin gururunu yaşıyoruz o anda. Bize ait olmayan ama bizim olduğu zannına kapıldığımız bir yapı duruyor karşımızda tüm ihtişamıyla. Bu ihtişama kapılıp, oyalanıyor ruhumuz… Bu ihtişama kapılıp, tozlanıyor kalbimiz… Hakikat ışığını göremiyor gözlerimiz… Hakikatin çağrısını işitemiyor kulaklarımız… Tam da Karagöz, Hacivat oyununda denildiği gibi değil mi?  “Bu dünya bir gölge oyunudur, bunu bilmeyenler de bilmelidir.”

Biz bu gölge oyununa o kadar kapılıyoruz ki; buranın bir oyun ve eğlenceden ibaret olduğunu unutuyoruz.  Oysa,  perde kapanıp, oyunun her an sona erebileceğini düşünebilsek, bu oyunu biz kazanacağız…

Biz bu gölge oyununa o kadar kapılıyoruz ki; bize asıl vatanımızı hatırlatacak sesi işitemiyoruz. Oysa, nereden gelip, nereye gideceğimizin bilincinde olsak, oyunun içindeyken işitecek ezel pınarının sesini ruhumuz...,

Biz bu gölge oyununa o kadar kapılıyoruz ki; kalp dünyamıza yolculuk edemiyoruz. Oysa, dünya bahçesinin bekçisiysek, kalp dünyamızın bahçıvanıyız. Dünya sevgisinden uzaklaştıkça kalbimiz, mana ağacının meyvesine yaklaşacak ellerimiz…

Biz bu gölge oyununa o kadar kapılıyoruz ki;  güneşi göremiyoruz. Oysa güneşe doğru gitsek, gölge de bizimle beraber gelecek.  Ve bu yol gölgenin sessizliğiyle dinlenecek…

Öyle bir susalım ki şimdi,  sadece hakikatin sesini duyabilelim. Öyle bir susturalım ki içimizdeki dünyayı, orada hakikatten başka bir şey yer edinemesin.  Dünya diz çöktüğüm yer kadardır, diyor ya şair. Perdenin önünde diz çöküp, güneşi seyredelim.

Niyet etmek varmanın yarısıdır. Güneşe gitmeye niyet edelim. “Bu dünya bir gölge oyunudur”, kabul edelim…

Emrimize amade gibi gözüken şu dünya
Silip atabilse
Kendisine ait olanları
Ve bize ait olanları
Yok edebilse aidiyetlerimizi
Yokluk bile bırakmadan
Yeter mi yetmesi gerekip yetemeyenler
Biter mi bitmesi gerekip bitemeyenler
Diner mi dinmesi gerekip dinemeyenler


Emrimize amade gibi gözüken şu dünya
Yok edebilse aidiyetlerimizi
Acizliğine aldırmadan
Hiçliğine kapılmadan
Unutulur mu unutulması gerekip unutulmayanlar
Hatırlanır mı hatırlanması gerekip hatırlanmayanlar
Anılır mı anılması gerekip anılmayanlar

Emrimize amade gibi duran şu dünya
Gidebilse  bizden
Yol açabilse bize
Gidebilsek  en sevgiliye

Emrimize amade gibi duran ey dünya
Git   bizden
Yol aç bize
Gidelim en  sevgiliye

Yazan: Vildan Şimşek
Gerçek Hayat Dergisinde yayınlanmıştır. 






21 Temmuz 2015 Salı

BİR ÜSKÜDAR AKŞAMINDA ÖLÜMÜ HATIRLAMAK…

      
                                                                                                                             
Mevsim ne olursa olsun, Üsküdar içimde hep manevi rüzgârlar estirir. Sırf bu havayı solumak için, bazı zamanlar güzergâhımı değiştirip, gideceğim yere Üsküdar üzerinden gitmeyi tercih ederim. Burası benim için bir ismi taşıyabilmek ne demektir, mekânın ruhu ne demektir gibi mana boyutundaki soruları tek solukta cevaplayan yerlerden biri… Bugün de tercihimi bu yönde kullanarak, akşam saatinde Üsküdar’a, benim sevdiğim adıyla, Kâbe Toprağı’na ayak basıyorum.

Ayak bastığım anda sorularımın cevabını kalbime veren, her mevsimde ruhumda manevi rüzgârlar estiren Üsküdar’ı akşam ezanı daha da ulvileştiriyor. Yeryüzünde hangi davet ezan sesinden daha güzel olabilir ki? Bize huzur veren şeyler bizim kıyımızdır. Ezan sesi, beni kıyıdan uzaklaştığımı hissettiğim bir anda kıyıya yaklaştırıyor. Kıyıda, bu sesin verdiği huzurun kalesine sığınmak istiyorum. O an, Üsküdar camilerinin minarelerinin birinden bir ölüm haberi duyuruluyor. Bugün de kim bilir dünyada kaç bebeğin kulağına ezan okunurken birilerinin salası verildi? Ölenler öz yurduna doğdu... Doğanlar öz yurdundan koptu ve dünya misafirhanesine konuk oldu… Yaşayanlar ise dünyada misafir olduğunu unutarak ev sahipliğine soyundu…
                       
 Düşündüm de ölümü ne kadar az hatırlıyoruz. Oysa, hayat ve ölüm her an iç içe kucak kucağa. Ölüm, hayat kadar canlı ve gerçek. Ölüm, hayat cümlesinin gizli öznesi… Noktası değil, virgülü… Ölüm, şu an duyduğum dalga sesleri, deniz kokusu ve esen rüzgâr kadar dünyalı… Cahit Zarifoğlu, ne güzel anlatır şu mısralarında ölümü: “Yakın denizde bir derinlik kokusu/ve kımıldayan bir ölüm duygusu/Ve deniz…”

Ruhumdaki kayalara çarpan dalgalarla denizin söylediklerini kalbimde hissetmeye çalışıyorum. Damlanın, denize düştüğü anın adını “aşk” koymuşlar. Damla, ölmeden deniz olamaz… Allah’ım senin engin aşk denizine düşen bir damlacık su da ben olamaz mıyım? Ben sorumu cevaplayacak sesi duymaya çalışırken,  deniz insanların sustuklarını dinliyor. Üsküdar, ölmeden olamazsın, diye fısıldıyor kalbime usulca… Aklıma geliyor konuşan ömrüm… Kalbime geliyor sükût eden ölüm… Ve akıp giden zaman, parmak aralarından…

 Akşamın karanlığı Üsküdar’ın üstüne çöktüğünde, kalabalık tıpkı bir sel gibi şehrin sokaklarını basıyor. Sele kapılıp giderken, önümde yürüyen on beş, on altı yaşlarındaki kız erkek karışık bir öğrenci grubunun konuşmalarına kulak misafiri oluyorum. Bu konuşmalardan anladığım sürekli hayata dair çok uzun vadeli planlar yaptıkları oluyor. Ancak, bir yere yetişme telaşıyla olsa gerek çok hızlı yürüdükleri için bu kulak misafirliği oldukça kısa sürüyor. Önümden kaybolup giden kitap yüklü bir sürü sırt çantasına,  isimsiz bir not bırakmak geliyor içimden:  Ölüm uzun vadeli planların peşinden koşarken aldığınız bir nefes kadar yakın… Bugün ölüme bir adım daha yaklaştınız… Bu hakikati kavrayarak attığınız her adım sizi hayatta daha güçlü kılmaz mı?

Üsküdar’ın kız kulesi hakkında bir sürü efsaneler, rivayetler var. Ben kız kulesini gizemli insanlara benzetiyorum. Kız kulesi aslında herkese aynı bakar, ama herkes onda farklı bir şey görür. Eve dönüş yolunda, kız kulesinin önünden geçerken sahildeki bankta oturan bir kadının, elindeki kitabı yanı başına koyarak uzun uzun sustuğunu fark ediyorum. Usulca yanına oturuyorum. Kitabı yeniden eline alıyor. Rastgele bir sayfasını açıp, tevafuk eden yeri okumaya başlıyor. Kız kulesine bakarak ne gördüğü onun sırrı, ama ben başımı kitaba çevirip, onun payına düşen bu sayfaya ortak olmak istiyorum. Tanımadığım bir insanla,  kısa bir dünya zamanında aynı kaderi paylaşıyorum. Onun payına Erdem Beyazıt’ın Ölüm Risalesi düşüyor… Benim payıma Erdem Beyazıt’ın Ölüm Risalesi düşüyor… Günler ömrün sayfalarıdır. Bugün bir Üsküdar akşamında, ömür defterimin sayfasına “ölümü hatırlamak” yazılıyor…

ÖLÜM RİSALESİ

“Okuyorum hayatı 
Toprağın üstünden çok 
Altındakilerle var olduğunu 

Toprak 
Ölüme aç 
Ölüme muhtaç 
Hayat 

Ölüm muhakkak 
Ve ölüm mutlak 
Tek kapısıdır ölümsüzlüğün 

Ölümle tanıştıktan sonra anladım 
Sadece bir kimlik belgesi olduğunu yaşamanın…”

Yazan: Vildan Şimşek
Gerçek Hayat Dergisinde yayınlanmıştır. 

17 Temmuz 2015 Cuma

"Allah sevdiği kullarını ateşe atar.
Onlar, ateşin içindeyken, ateşe dahi yaklaşamayanların derdiyle dertlenen insanlar..."

Vildan Şimşek

16 Temmuz 2015 Perşembe

İnsan neyi severse, Allah tarafından sınanır. İmtihan kağıdındaki cevaplar uzun olsa da, soru kısa ve özdür: 'Sevginde samimi misin?'

Vildan Şimşek
"Her an imtihanda olduğumuzun farkına vardığımızda, ateşten serinliğe doğru yürümeye başlarız."

Vildan Şimşek
"Öyle bir sus ki sadece hakikatin sesini duyabilesin... Öyle bir sustur ki içindeki dünyayı orada hakikatten başka bir şey yer edinemesin..."

Vildan Şimşek


"Her sıkıntı 'ben' dememeyi öğretiyor...
Her ferahlık 'ben' dememeyi öğretiyor...

 'Ben'i' aradan kaldırınca her iki halin de bir önemi kalmıyor.

Vildan Şimşek

14 Temmuz 2015 Salı

BİR RAMAZAN MİSAFİRİ: “ORUÇ”





Zaman ağır ağır sahurun ateşinde demlenir. Demi gönül bardağımıza akar… Akrep ve yelkovan şimdi böyle bir an’a şahitlik ediyor. Geçen yıl Ramazan ayında son sahurda, “nasip olur mu olmaz mı bir daha Ramazan ayına ermek” diye sorular sorarken içimden, aynı akrep ve yelkovan o an’a da şahit kılınmıştı. Hatırlıyorum da ne hüzünlü bir vedaydı… Geçen yıl son sahurda sorduğum o sorunun cevabını bir sene sonra aldığımda, bir kez daha anladım her vedanın bir başlangıç olduğunu. Bu öyle bir başlangıç noktasıydı ki; dünyada birçok insan bu noktada benimle aynı sevinci yaşıyordu. Bir olmanın sevinciyle, birçok insan bu yolda birliğe varıyordu. Nasibin içinde gizlenen rahmet, bu sevinçle kuşattı ruhumu derinden… Nasip oldu, ramazana erebilmek yeniden…

İnsan bazen çok özler neyi özlediğini bilmeden. İşte böyle bir anda atılır ezel yoluna ilk adım. Böyle bir anda başlar Rab ile vuslata erdiren yolda yolculuk. Ramazan bu yolculuk için ne güzel bir durak… Burada dinlenir özlemler… Burada buluşur oruç ile insan kalbi… Sözü Sezai Karakoç’a bırakmanın tam zamanıdır: “Yalnız, insan orucu özlemez, oruç da insanı özler. Ramazan ayı gelince sıla-ı rahim edenler gibi, meleklerin bile önünde eğildiği insana koşar. Oruç, insana acıkır ve koşar gelir.”

Ramazan ayında oruç koşarak geldi bize doğru… Kimbilir bizimle birlikte dünyada kaç insanın gönül hanesinin kapısını çaldı? Evimize bir misafir gelmeden önce evimizi temizliyoruz, hazırlık yapıyoruz. Misafirimiz geldiğinde, onu tebessümle karşılayarak ikramlarda bulunuyor; ona sevgi ve saygı gösteriyoruz. Gidene kadar misafirimizi en iyi şekilde ağırlamaya çalışıyoruz. Peki biz gönül hanemizin kapısını çalan orucu nasıl karşıladık?
Kimileri içeri dahi almadı onu. Buyur edemedi gönül hanesine. Kimileri içeri aldı, ama hazırlıksızdı. Onu lâyıkıyla ağırlayamadı. Kimileri ise bu misafiri en güzel şekilde karşılayarak ve ağırlayarak baş tacı etti… Misafir rızkıyla gelir derler. Oruç, onu en güzel şekilde karşılarak ağırlayan hane sahiplerine manevi taçlar taktı. Onların heybelerine manevi rızıklar bıraktı. Gönül hanelerine mana kattı…

Oruç aynası sonsuz güzellikler yansıtır. Bu güzellikler gönül aynası parlayınca görünür kılınır. Bu özel misafir kapılarını çalmadan önce, gönül aynasını temizleyip, parlatanlar onun yansıttığı bu güzelliklere elçilik etti. Nice güzellikler gönül hanesinde misafirperver olan bu insanların etrafında adeta pervaneydi…

Misafiri hanemize buyur edebilmek için onu tanımak gerekir. Orucu en iyi karşılayanlar onu en iyi tanıyanlardı…

Misafiri iyi ağırlabilmek için onu sevmek gerekir. Orucu en iyi ağırlayanlar onu en çok sevenlerdi…

Misafirin hal dilinden anlamak için onu bilmek gerekir. Orucun hal dilinden anlayanlar onu en iyi bilenlerdi…

Tanıyan sever, seven bilir…. Ve ancak kalbiyle bilenler anlar orucun neye susadığını, acıktığını, insana neden koşarak geldiğini. Müminlerin kalbinde kurulan sofraya oturduğunu. Her daim dipdiri, ölümsüz olduğunu. Fani olan insanı ebedi hayatla, yaşarken buluşturduğunu…

Ezel ve ebede uzanan her güzellik sırrını içinde taşır. Sırların sahibi sırrı dilediğine verir. Kelimelerin de bir tesettürü vardır. İnsanoğlunun en büyük sınavlarından biri dilini örtmektir. Orucun sırrına erenler, dilini örtmeyi bilenlerdir. Orucun sırrı, sırların sahibince onların kalbine ilham edilir.

Bu ramazan, orucu gönül hanesine misafir edebilenlere ne mutlu…

Yazan: Vildan Şimşek

Gerçek Hayat Dergisinde yayınlanmıştır.

29 Haziran 2015 Pazartesi

ÖMRÜN DÖRT MEVSİMİ


Ömrün Dört Mevsimi


            İnsan yaşadığı her anın tanığıdır. Dün yolda, annesinin elini bırakıp koşmak isteyen küçük bir çocuğun kaldırımdan düşüş anına tanık oldum. Çocuğun dizleri yaralı, gözleri yaşlıydı.  Anne üzgün ve telaşlıydı. Bir çocuğa bunların söylenemeyeceğini bilsem de içimden ona seslenip, şunları söylemek geçti: Büyüyünce de düşeceksin, yaralanacaksın, ruhun kanayacak... Her düşüşünde ayağa kalkmayı ve daha güçlü adımlarla yürümeye devam etmen gerektiğini öğreneceksin. Her yaralanışında, merheminin yaranda gizli olduğunu anlayacak, zamanla yaralarını sevecek ve sevdikçe bileceksin. Ruhunun her kanayışında kanamalarının sabır ve şükür ile yavaş yavaş dindiğini göreceksin. Hüznü dışlayıp, sevince kucak açanlar hayattan lezzet alamazlar. Nasıl ki bu kadar gözyaşından sonra annenin kucağında yeniden gülümseyebildiysen, hüznün ve sevincin aslında aynı tablonun ayrılmaz bir parçası olduğunu ve aynı ressamın fırçasından döküldüğünü anlayacaksın. Hayat resme bakıp ressamı kavrama sanatıdır. Resmin sadece bir kısmına bakarak ressamı kavrayabilir misin?


        Bu sorunun cevabı acısıyla ve tatlısıyla yudumlayarak tecrübe edilen bir hayatın içinde gizli. Yıllar sonra çocuğun, kendi cümleleri ile bu soruya verdiği cevabı duymak isterdim. Elbette ki; susma hakkını da kullanabilir… Bir tanıklık anına gölgeleri düşen çocuk ve annesi nereye gitti, bilmiyorum. Ben şimdi bu gölgede soluklanarak aynı soruyu kendimize soralım, aynayı kendimize tutma cesaretini bir kez olsun gösterelim istiyorum.


İnsan ömrü mevsimler gibidir. Hepimizin ömründe karlı, güneşli, yağmurlu, bulutlu, sisli günler olmadı mı? Bazen kış gibi soğuktu günlerimiz, bazen yaz gibi sıcak… Bazen sonbahar gibi hüzünlüydük, bazen ilkbahar gibi neşeli… Dört mevsimin içimizde aynı anda yaşadığı günlerimiz de oldu. Bir mevsimin aylarca bizi terk etmediği zamanlarımız da…


Ömrümüzün en karlı günlerinde bize tebessüm eden bir kış güneşi vardı. Kış güneşi kışın yüzündeki bahar tebessümüydü. Ama, çoğumuz bu güneşin hakikatini kavrayamadık. Halil Cibran haklıydı: “Eğer kış içimde baharı gizliyorum deseydi ona kim inanırdı?” İtiraf edelim, ömrümüzün karlı günlerinde kışın bu söylediğine inanmadık. Biraz olsun kalbimizle bakmayı bilseydik bu günlere, ruhumuz bahardan çiçekler toplardı.


Ömrümüzün en kurak günlerinde bizi arayan bir su vardı. Bu suyun varlığını hissetseydik susuzluktan bu kadar şikâyet eder miydik? Yaşadığımız susuzluk suyun hakikatini anlamamız içindi. Su en iyi susuzluğun lisanı ile okunabilirdi. Susuz kalana ikram edilen soğuk zemzem tadındaydı sinede çiseleyen inşirah. Kalbimizle okumayı bilseydik sıkıntılı anlarımızda yazılanları, içimizde manevi rüzgârlar eser, yaz yağmuru sinemizde çiselerdi.


         Ömrümüzün sonbaharı anımsatan hüzünlü günlerinde, gökyüzünde bize ilkbaharı müjdeleyen bir ezgi çalardı. Yeryüzünü dinlemekten işitmez olduğu için kulaklarımız, çoğumuz gökyüzünün bu ezgisini duyamadık. Aydınlık, en iyi karanlığın lisanı ile anlaşılabilirdi. Kalbimizle dinlemeyi bilseydik karanlığın çöktüğü anlarda çalan bu ezgiyi, içimiz aydınlanır, gözlerimiz etrafa ışık saçardı.


         İnsanoğlu hep hüznü dışlayıp, tebessüme kucak açtı. Oysa ömür duvarına asılı en güzel tablolardan biriydi hüznün ve sevincin dansı… Bu tabloda insanın gözleri sonbaharı yüzü ise ilkbaharı yansıtırdı. Tebessüm kalpteki hüznün tesettürüydü. Hüznün kıymetini bilen, onu tebessüm ile setredebilen bir kalp ne kadar da asildi… Bu tablonun adı ömrün dört mevsimiydi…
Yazan: Vildan Şimşek
Gerçek Hayat Dergisinde yayınlanmıştır.



25 Haziran 2015 Perşembe

YÜREKLE HASBİHAL



                 Göz bakar, kalp görür. Zaman ise bakmak ve görmek arasındaki bu ince çizgide yürür. Bakmak ve görmek arasındaki bir fark ediş anında elimdeki kitabın sararmış sayfalarından ilham alıp, şunu düşündüm: Çoğu insan sürekli kitaplarını kalınlaştırmak, cümlelerini genişletmek, kelimeler, harfler biriktirmek istiyor. Oysa mühim olan bir insanın sükûtunda bütün bildiklerini unuttuğu anı okuyabilmek… Kitapları ben de seviyorum, ama kabul edelim ki kitaplardan geçmeyen ince bir yol var. Bu yolda yürüyenler kitaplarıyla birlikte gözyaşı yağmurlarında yıkanmayı göze alırlar.

                  Elimdeki kitabı bırakıp, çiseleyen yağmur altında sahilde uzun uzun yürüdüm. Tırtıl kelebek olmak için koza örer. İnsanın kendisini bulduğu yer neresi ise kozası orasıdır. Bütün biriktirdiğim harfleri, kelimeleri, cümleleri unutmaya çabalarken kendimi kozamda, yüreğimde buldum. İnsan yüreğinin içindedir diyor ya şair; sükût edip, kendime eğildim. Ayaklarım biraz daha yürümek isterken, ruhum yavaşlamam gerektiğini fısıldadı kulağıma. Yavaşlayıp, sahil kenarında eski bir banka oturdum. Eridikçe içimizi aydınlatan bir mum gibidir muhabbet. Huzur bu mumu yakanların elini tutar. Ben huzuru yüreğimle muhabbet etmekte buldum. Seslendim yüreğime usulca:
                  
                     “Uçsuz bucaksız yaşamaktayım. Yüreğim, ne bir başlangıç verebilirim sana ne de bir son. Yüzüme usul usul vuran, başlangıcını hatırlamaya yüz tutmuş bir sonsuzluğun ilk esintisi sadece…

                      Uçsuz bucaksız yaşamaktayım. Yüreğim, ne bir başlangıç verebilirim sana ne de bir son. Avucumda sıkı sıkı tuttuğum bir başka dünyaya ait kelimelerin ilk harfleridir. Mavi sevdiğim renk. Avuçlarımdan uçup giderken bu harfler, akan gözyaşlarımın rengi de mavidir…

                      Uçsuz bucaksız yaşamaktayım. Yüreğim, ne bir başlangıç verebilirim sana ne de bir son. Gözlerime gölgesi vuran göz değmemiş rüyaların resmidir. Fırça darbelerinin sesiyle uyandığım o sabahlar,  ömür defterinin arasına gizlenmiş ayraçlar gibidir…

                      Uçsuz bucaksız yaşamaktayım. Yüreğim, ne bir başlangıç verebilirim sana ne de bir son. Kulağıma usul usul fısıldanan susuzluğumu hatırlatan ezel pınarının sesi sadece. Bu pınarın başında geçen anlar sudaki aksini arar hep dünya denizlerinde. Burada verilen sözler gümüş sükûtlarla süsler dünya günlüğünü. Saatlerin omzunda ağlayan zaman, bu pınarın suyuyla yıkar yüzünü…

                     Uçsuz bucaksız yaşamaktayım. Yüreğim, ne bir başlangıç verebilirim sana ne de bir son. Gözlerimin önünden bir an olsun gitmeyen gökyüzüne bakan duaların resmidir. Yaşayarak edinilmiş bilgiler sahihdir. Büyük dualar etmek bedel ister. Rabbim büyük hayatlar isteyenlerin olsun. Bana sonsuzluğu ver…

                     Uçsuz bucaksız yaşamaktayım. Yüreğim, ne bir başlangıç verebilirim sana ne de bir son.  Dizlerimin önüne kıvrılan saçları ağarmaya başlamış acılardır. Şimdi ben acılara tek tek teşekkür ederek, kuşlarla birlikte şarkılar söyleyerek geçip gitmek istiyorum zaman tünelinden…

Ah siyah örtülü turkuaz günler
Gün değilmiş ki başka günler
Gül, maksut, kalp
Toprak, son ve ilk”                                                                   

Yazan: Vildan Şimşek 
Gerçek Hayat Dergisinde yayınlanmıştır. 


22 Haziran 2015 Pazartesi

Yayın ekibinde olduğum Hukukçular Derneği yayını olan  İdeal Hukuk Dergisinin "Aile ve Hukuk" konulu 13. sayısı çıktı. "Ömür Defterinden" isimli yazım derginin edebiyat bölümünde yayınlandı.




20 Haziran 2015 Cumartesi

İnsan bazen çok özler neyi özlediğini bilmeden...
İşte böyle  bir anda atılır ezel yoluna ilk adım.
Böyle başlar Rab ile vuslata erdiren yolda yolculuk.

Vildan Şimşek

31 Mayıs 2015 Pazar

Bazen bilmediğimiz bir dilde konuşur zaman, bazense bildiğimiz bir dilde susar. Mühim olan zamanın ezgisini duymayı bilmek...

Vildan Şimşek

7 Mayıs 2015 Perşembe

Hikmetle yoğrulup sevgiyle mayalanır Allah dostlarının ömürleri... Böyle bir ömrün gölgesinde genişler dervişlerin kalpleri...

Vildan ŞİMŞEK

29 Nisan 2015 Çarşamba

Bir'i anlamak için kalpteki dünya perdelerini bir bir kaldırmak gerekir.

Vildan Şimşek

23 Nisan 2015 Perşembe

Derviş, yağmur yağarken toprağı duyar.

Vildan Şimşek
Sırların sahibi sırrı dilediğine verir... Kelimelerin de bir tesettürü vardır. İnsanoğlunun en büyük sınavlarından biri dilini örtmektir.

Vildan Şimşek
Yazar, yazdırılırsa yazar. Yazdırılmazsa sükut eder... Kalemin kağıtla vuslat anı, onun kalbine ilham edilir. Yazar o an, kalemi tutan eli kendi eli bilmez... Kalbine ilham edilen kelimeleri sahiplenmez. O sadece bir aracıdır.

Vildan Şimşek
'Oldum' diyenler, olamayanlardır. 'Olmadım' diyenler, olma yolundadır.

Vildan Şimşek
"Kalbe dünya yerleşirse, kalp tozlanır. Kalbe Allah aşkı düşerse, kalp tozdan arınır."
Vildan Şimşek 

21 Mart 2015 Cumartesi

"Allah aşkı ile yanan bir kalbe su koşarak gelir. Ama o susuzluğu tercih eder. Aşık bilir ki; bu yangın ancak gözyaşı yağmuru ile söner."

Vildan Şimşek
Öyle bir ırmağın elinden tutun ki; sizi denize kavuştursun...

Vildan Şimşek
"Niyeti hakiki güzellik tomurcuklarının ekildiği bahçenin bahçıvanı olmaktı. Yağmur, ancak niyeti bu kadar temiz olanların yüreğine yağardı."

Vildan Şimşek
"Rüzgar öyle bir esti ki; anlatamadığı bir şey kalmadı. Ama, herkes nasibine düşeni duydu..."

Vildan Şimşek
"Suya kavuşmak başka, suyun kaynağına kavuşmak başkadır. Suyun kaynağına kavuşmak için çok susamak gerekir."

Vildan Şimşek
Kalbimiz dünya sevgisinden uzaklaştıkça mana ağacının meyvesine yaklaşırız... Bugün gündemimizde kalbimiz var mıydı ya da ne kadar vardı?

Vildan Şimşek
"Muhabbet, eridikçe içimizi aydınlatan bir mumdur. Huzur, bu mumu yakanların elini tutar."

Vildan Şimşek
"Varlık elbisesini çıkarmadan girilmez hakikat kapısından... "

Vildan Şimşek

25 Şubat 2015 Çarşamba

Gönlü diz çökenler manevi denizlerde yürümeye başlar...

Vildan Şimşek

19 Şubat 2015 Perşembe

Ne kimseye gidebilir ne kimseden gelebilir.
O aşk denizinin üzerinde uçan bir garip güvercindir...

Vildan Şimşek

6 Şubat 2015 Cuma

ÖMÜR DEFTERİNDEN...

                                                                     

Mevsim sonbahar. Aylardan kasım. Hafif yağmur çiseliyor. Mevsimin koyu örtüsü ile tepeden tırnağa örtünen İstanbul gizemiyle ne kadar da büyüleyici… Kuzguncuk sokaklarında gezerken adeta zamanı kaybediyorum. Bu kaybediş anında sırtında hayatın yüküyle, yokuşa çıkan bir yolun eteklerine tutunarak yürüyen yaşlı bir teyze ile göz göze geliyorum. Dünyaya dair her şey bu anın fotoğrafı üzerinden yeniden çiziliyor. Dünya bir anın içine sığacak kadar küçülüyor. Bir kez daha anlıyorum ki; hayat ölüme giden bir yürüyüş yolu. Bu öyle bir yol ki bize nereden geldiğimizi ve nereye gideceğimizi hatırlatmak için bütün taşlarıyla sessizce bağırıp duruyor. Ben de herkes gibi seyyahım bu dünyada. Hangi yoldan gidersem gideyim sonunun ölüme çıktığını biliyorum. Hayat yolculuğunu keyifli ve anlamlı kılan da bu biliş değil mi?

Yağmur giderek hızlanıyor. Yağmura şemsiye açmadan, damlaların yüzümde gezindiğini hissederek yürümeye devam ediyorum. Şehrin içinde ama dışındaymış gibi hissetmek her zaman olduğu gibi iyi geliyor. Çınar ağaçları içinde, tahtalardan yapılmış ve rengârenk boyanmış Kuzguncuk evleri bende ünlü bir ressamın fırça darbelerini taşıyan bir tablo etkisi yaratıyor. Başımı göğe kaldırdığımda evlerden birinin penceresindeki perdeyi hafifçe sıyırarak yağmuru seyreden bir kız çocuğu görüyorum. Benim gibi pencere kenarlarını seven bir kız çocuğu… Akşamları evimizin yola bakan penceresinin kenarına oturup, sokak lambalarının ışığında yağmurun yağışını seyrettiğim anlar aklıma geliyor. Yağmurun kendine özgü bir dili var. Her bir damla bu dile hizmet ediyor. Kâinat onu dinleyenler için her gün başka bir uyanış penceresinden sesleniyor. Ve ben hala pencere kenarlarını seviyorum. Üzücü ki, çoğu insan bu sesi duymaya talip değil. Hayatında hakikate bakan bir pencere açamayan insanlar dünyası ne kadar ışıklı olursa olsun karanlıklar içinde sanki. Necip Fazıl Kısakürek’in şu mısrasını hep böyle zamanlarda hatırlıyorum. “Perde perde verâlar, ışık başka, nur başka; bir ânlık visal başka, kesiksiz huzur başka...”

Köşeyi döndüğümde yağmura ve soğuğa rağmen saklambaç oynamaya devam eden birkaç çocuk görüyorum. Hala bu oyunu oynayan çocuklar olduğunu görmek sevindiriyor. Küçükken dedemle bu oyunu oynadığımız zamanları tebessümle hatırlıyorum. Dedeciğim, o küçük kız çocuğu olup bir daha yanına gelsem söyler miydin bana büyüklerin de aralarında saklambaç oyunu oynadığını? Ne sobelemek var bu oyunda ne sobelenmek. Herkes saklıyor kendini kendinden. En çok da kendi bildiklerinden. Nerede o saklambaç duvarında en son bıraktığımız el izlerimiz? Bir zamanlar iz kalmasın diye dokunmaya korktuğumuz duvarlarda eskinin lekelerini arar oldum şimdi. İnsanlar nereye gizliyor kendini?
                     
Yan yana sıralanmış esnaf dükkânlarının önünden geçerken eski ve yeni zamanı bir arada yaşıyorum. Kapısı aralık bir şekilde bırakılmış, eski kitapların tavana kadar dizildiği bir dükkânda kitapların arasında anahtar kilidi olan eski bir defter dikkatimi çekiyor. Annemin ilkokul dönemimde doğum günümde hediye ettiği hatıra defterimin anahtarı kaybolsa da hala odamda bir yerlerde saklı durduğunu hatırlıyorum. Defter anahtarları bir sembol ama derin bir mana taşıyor. Mürekkep, kalem ve kâtip sükût etmeyi, sır tutmayı öğreniyor. Aynı mürekkebi paylaşsa da kalem, kâğıt ve kâtip; yazılanı taşıyan, emaneti sırtlanan hep kâğıttır. Kâğıt setr olmayı öğreniyor. Şimdi ise şeffaf sularda yüzmenin zevkine kaptırmış kendini, bir zamanlar anahtarla kitlenen defterler. Anahtarlar kayıp, su kalabalık, sözcüklerse yalnız ve ıslak…

Bulutlar yeryüzünün şahididir. Onlar imzalarını gökyüzünün sayfasına atarlar. Ben yeryüzünde şehri kenetlemek için adeta saf tutan sokaklarda dolaşırken, gri bir bulutun bana yoldaşlık yaptığını hissediyorum. Bu yoldaşlık da gökyüzünün sayfalarından birine yazılmış olmalı. İnsan ruhu da bulutlar gibi böyle saflaşabilir mi acaba diye düşünürken, İbni Sina’nın o an hatırladığım şu sözü sorumu cevaplıyor: “İnsanın ruhu öyle saflaşabilir, insan o derece yükselebilir ki, bütün kâinatı eksiksiz biçimde yansıtan bir ayna haline gelebilir.”
                            
Anı derinleştiren baktığımız yerde gördüklerimizdir. Gördüklerimizi anlatmanın en güzel yollarından biri de fotoğraflardır. Bir fotoğraf şiir, öykü, roman hatta destan bile yazabilir. Fotoğrafların anlattıklarını dinlemeyi sevdiğim için fotoğraf makinemi çıkarıp Kuzguncuk evlerinin kadraja düşen güzelliklerini yansıtmak istiyorum. Fotoğraf makinemi elime aldığım andan itibaren binlerce kez deklanşöre basma, resimleri anında görme ve beğenmediklerimi silme hakkım var. Bir sürü dijital albüme sahibim, buna rağmen son zamanlarda neredeyse çektiğim hiçbir fotoğrafa dokunamadım. Bu özelliklerin olmadığı eski fotoğraf makineleri aklıma geliyor. Bir de büyüklerimizin özenle sakladığı siyah beyaz fotoğraflar albümleri… Ne vakit,  dünyada olmadığım o zamanlara yolculuk yapmak istesem, soluğu bu albümlerin yanında alıyorum. Renklerden renksizliğe keşif yolculuğu yaptıkça bütün yollar ve takvimler birleniyor… Her şey, katreden ummana doğru yol alıyor… 

Fotoğraf çekimi sırasında, esnaf dükkânlarından güne küçük bir mola verme isteği uyandıran bir kahve kokusu duyuyorum. Hemen yan dükkânda ise dumanı tüten bir çay sohbeti yapılıyor. Kahve ve çay arasında gidip gelirken, her zaman olduğu gibi tercihimi çaydan yana kullanıp, sahile doğru yol alıyorum. Ruhumdaki kayalara çarpan dalgalarla denizin söylediklerini kalbimde hissetmeye çalışıyorum. Damlanın denize düştüğü anın adını “aşk” koymuşlar. Allah’ım senin engin aşk denizine düşen bir damlacık su da ben olamaz mıyım? Elimdeki çay bardağının sıcaklığı bana dünyanın soğuk yüzünü hatırlatınca sorumun cevabını başka bir zamanda almayı dileyerek, yüzümü masadaki çay bardağına çeviriyorum. Kaç kişi isek masaya bir bardak fazla bardak koymak mana âleminde yalnız olunmadığının bir işareti… Kardeşimle evde masaya bir bardak fazla çay bardağı koyup muhabbete daldığımız zamanları tebessümle anıyorum. Bugünün en güzel yanı ise, sahile yakın bir yerde, çiçeklerin uykuya daldığı bu mevsimde, gözbebeklerini gri bulutlara dikmiş, benim gibi puslu havaları seven bembeyaz bir kasımpatıya rastlamak oluyor. Deniz sonsuzluğu, çay ezeli muhabbeti, beyaz kasımpatılar ise sâfiyeti ve gücü simgeler. Hepimizin yıllar geçtikçe kalınlaşan bir ömür defteri var. Ne mutlu bana ki ömür defterimin bugünkü sayfasında bu üç güzelin ismi aynı satırda yan yana yazılıyor. Deniz, çay, kasımpatı…
                            
Kuzguncuk sahilden Üsküdar’a doğru giden yolda annesinin elini bırakıp koşmak isteyen küçük bir çocuğun düşüşüne ve gözyaşlarına tanık oluyorum. Çocuğun dizleri yaralı, gözleri yaşlı… Anne üzgün ve telaşlı… Görünen her şeyin ardında, daha geniş bir şey uzanır: Bir patika, bir yol ve kendisinden, başkasına açılan bir pencere. St. Exupery” Bugün bu yolda bir çocuğun düşüşü ardında hayata uzanan bir pencereden bakıyorum. Bir çocuğa bunların söylenemeyeceğini bilsem de küçük çocuğa bu pencereden seslenip, içimden şunları söylemek geçiyor: Büyüyünce de düşeceksin, yaralanacaksın, kanayacaksın. Her düşüşünde ayağa kalkmayı ve daha güçlü adımlarla yürümeye devam etmen gerektiğini öğreneceksin. Her yaralanışında, merheminin yaranda gizli olduğunu anlayacak, zamanla yaralarını sevecek ve sevdikçe bileceksin. Ruhunun her kanayışında kanamalarının sabır ve şükür ile yavaş yavaş dindiğini göreceksin. Hüznü dışlayıp, sevince kucak açanlar hayattan lezzet alamazlar. Nasıl ki bu kadar gözyaşından sonra annenin kucağında yeniden gülümseyebildiysen, hüznün ve sevincin aslında aynı tablonun ayrılmaz bir parçası olduğunu ve aynı ressamın fırçasından döküldüğünü anlayacaksın. Hayat resme bakıp ressamı kavrama sanatıdır. Resmin sadece bir kısmına bakarak ressamı kavrayabilir misin?

Çocuk ve annesi nereye gitti bilmiyorum, ama ben bu içsel konuşmalar ile Üsküdar’a benim sevdiğim adıyla Kâbe Toprağına kadar varıyorum. Burası benim için, bir ismi taşıyabilmek ne demektir, mekânın ruhu ne demektir gibi mana boyutundaki soruları tek solukta cevaplayan yerlerden biri. Ayak bastığım anda sorularımın cevabını kalbime veren, her mevsimde ruhumda manevi rüzgârlar estiren Üsküdar’ı akşam ezanı daha da ulvileştiriyor. Yeryüzünde hangi davet ezan sesinden daha güzel olabilir ki? Bize huzur veren şeyler bizim kıyımızdır. Ezan sesi beni kıyıdan uzaklaştığımı hissettiğim bir anda kıyıya yaklaştırıyor. Kıyıda, bu sesin verdiği huzurun kalesine sığınmak istiyorum. O an, Üsküdar camilerinin minarelerinin birinden bir ölüm haberi duyuruluyor. Bugün de kim bilir dünyada kaç bebeğin kulağına ezan okunurken birilerinin salası verildi? Ölenler öz yurduna doğdu... Doğanlar öz yurdundan koptu ve dünya misafirhanesine konuk oldu… Yaşayanlar ise dünyada misafir olduğunu unutarak ev sahipliğine soyundu…

Akşamın karanlığı şehrin üstüne çöktüğünde, kalabalık tıpkı bir sel gibi şehrin sokaklarını basıyor. Sele kapılıp giderken, önümde sırtında ağır çantalarıyla yürüyen on dört, on beş yaşlarındaki kız erkek karışık bir öğrenci grubunun konuşmalarına kulak misafiri oluyorum. Bu konuşmalardan anladığım sürekli birilerini ve bir şeyleri eleştirdikleri oluyor. Kimisi öğretmenini, kimisi ailesini, kimisi ise kendisini beğenmiyor. Ancak, bir yere yetişme telaşıyla olsa gerek çok hızlı yürüdükleri için bu kulak misafirliği oldukça kısa sürüyor. Ne güzel bir yaştır on dört… İnsanın bir yanı çocuk, bir yanı genç… Bir yanı kendidir, bir yanı ise henüz kendini bulamamış bir yabancı… Bir eli ile dünyayı düzeltmek ister, bir eli ile kendi dünyasını... Ayakları hep koşmak isterken, ruhu biraz yavaşlaması gerektiğini fısıldar… Her şeyi aklı ile sorgularken, kalbi teslim olması gerektiğini ilk kez hatırlatmaya başlar… Önümden kaybolup giden kitap yüklü bir sürü sırt çantasına kalbin de bir bilgisi olduğunu söyleyen isimsiz bir not bırakmak geliyor içimden. Benim, kalbin de bir bilgisi olduğunu ilk kez fark etmeye başladığım yaştı on dört. Acaba onlar da bunu fark etmiş midir?

Üsküdar’ın kız kulesi hakkında bir sürü efsaneler, rivayetler vardır.  Ben kız kulesini gizemli insanlara benzetiyorum. Kız kulesi aslında herkese aynı bakıyor, ama herkes onda farklı bir şey görüyor. Eve dönüş yolunda, kız kulesinin önünden geçerken sahildeki bankta oturan bir kadının elindeki kitabı yanı başına koyarak uzun uzun sustuğunu fark ediyorum. Göz bakar, kalp görür. Zaman ise bakmak ve görmek arasındaki bu ince çizgide yürür. Kadının kız kulesine bakarak ne gördüğü onun sırrı, ama ben bakmak ve görmek arasındaki bu fark ediş anında elimdeki kitaba bakıp şunu düşünüyorum: Çoğu insan sürekli kitaplarını kalınlaştırmak, cümlelerini genişletmek, kelimeler, harfler biriktirmek istiyor. Mühim olan bir insanın sükûtunda bütün bildiklerini unuttuğu o anı okuyabilmek… Kitapları ben de seviyorum, ama kabul edelim ki kitaplardan geçmeyen ince bir yol var. Bu yolda yürüyenler kitaplarıyla birlikte gözyaşı yağmurlarında yıkanmayı göze alırlar.

Tırtıl kelebek olmak için koza örer. İnsanın kendini bulduğu yer neresi ise kozası orasıdır. Ben de herkes gibi gün sonunda kozama, evime geliyorum. Beklemediğim bir anda ışıklar kesiliyor. Biliyorum, birkaç dakika sonra jeneratör devreye girecek, aydınlanacağız. Kozamızın dört bir yanını saran teknolojiyi koklayacağız. Oysa ben mum kokusu duymak isterdim. İnsanların etrafında bir sohbet halkası oluşturup saatlerce ışıkların gelmesini beklediği o mumdan bahsediyorum. Muhabbetin erittiği, eridikçe içimizi aydınlatan mumdan bahsediyorum. Mum kokulu zamanlardan bahsediyorum… Işıklar geliyor. Geriye ise kozaya yansıyan mum ışığının gölgesinde söndürülmüş hayaller ve özlemler kalıyor.  


Ömür ayraçsız okunacak bir defter gibidir. Günlerse ömrün sayfaları… Bugün bu defterden bir sayfa daha çevrildi. Yarın hepimiz yepyeni bir sayfa açıp, bir şeyler yazmak için elimize kalem alacağız. Kelam kalpten gelirse, kalem dile gelecek… Elimiz kalemi tutarken, kalem kalbimizden tutarsa bu defter başka hayatlara ilham verecek… Defterin arasına gizlenmiş ayraçlar ise bu hayatlara armağan edilecek… Ömür defterine gönül defteri ismi verilecek… 

Yazan: Vildan Şimşek