Akis...

Akis...
Fotoğraf: Vildan ŞİMŞEK

21 Temmuz 2015 Salı

BİR ÜSKÜDAR AKŞAMINDA ÖLÜMÜ HATIRLAMAK…

      
                                                                                                                             
Mevsim ne olursa olsun, Üsküdar içimde hep manevi rüzgârlar estirir. Sırf bu havayı solumak için, bazı zamanlar güzergâhımı değiştirip, gideceğim yere Üsküdar üzerinden gitmeyi tercih ederim. Burası benim için bir ismi taşıyabilmek ne demektir, mekânın ruhu ne demektir gibi mana boyutundaki soruları tek solukta cevaplayan yerlerden biri… Bugün de tercihimi bu yönde kullanarak, akşam saatinde Üsküdar’a, benim sevdiğim adıyla, Kâbe Toprağı’na ayak basıyorum.

Ayak bastığım anda sorularımın cevabını kalbime veren, her mevsimde ruhumda manevi rüzgârlar estiren Üsküdar’ı akşam ezanı daha da ulvileştiriyor. Yeryüzünde hangi davet ezan sesinden daha güzel olabilir ki? Bize huzur veren şeyler bizim kıyımızdır. Ezan sesi, beni kıyıdan uzaklaştığımı hissettiğim bir anda kıyıya yaklaştırıyor. Kıyıda, bu sesin verdiği huzurun kalesine sığınmak istiyorum. O an, Üsküdar camilerinin minarelerinin birinden bir ölüm haberi duyuruluyor. Bugün de kim bilir dünyada kaç bebeğin kulağına ezan okunurken birilerinin salası verildi? Ölenler öz yurduna doğdu... Doğanlar öz yurdundan koptu ve dünya misafirhanesine konuk oldu… Yaşayanlar ise dünyada misafir olduğunu unutarak ev sahipliğine soyundu…
                       
 Düşündüm de ölümü ne kadar az hatırlıyoruz. Oysa, hayat ve ölüm her an iç içe kucak kucağa. Ölüm, hayat kadar canlı ve gerçek. Ölüm, hayat cümlesinin gizli öznesi… Noktası değil, virgülü… Ölüm, şu an duyduğum dalga sesleri, deniz kokusu ve esen rüzgâr kadar dünyalı… Cahit Zarifoğlu, ne güzel anlatır şu mısralarında ölümü: “Yakın denizde bir derinlik kokusu/ve kımıldayan bir ölüm duygusu/Ve deniz…”

Ruhumdaki kayalara çarpan dalgalarla denizin söylediklerini kalbimde hissetmeye çalışıyorum. Damlanın, denize düştüğü anın adını “aşk” koymuşlar. Damla, ölmeden deniz olamaz… Allah’ım senin engin aşk denizine düşen bir damlacık su da ben olamaz mıyım? Ben sorumu cevaplayacak sesi duymaya çalışırken,  deniz insanların sustuklarını dinliyor. Üsküdar, ölmeden olamazsın, diye fısıldıyor kalbime usulca… Aklıma geliyor konuşan ömrüm… Kalbime geliyor sükût eden ölüm… Ve akıp giden zaman, parmak aralarından…

 Akşamın karanlığı Üsküdar’ın üstüne çöktüğünde, kalabalık tıpkı bir sel gibi şehrin sokaklarını basıyor. Sele kapılıp giderken, önümde yürüyen on beş, on altı yaşlarındaki kız erkek karışık bir öğrenci grubunun konuşmalarına kulak misafiri oluyorum. Bu konuşmalardan anladığım sürekli hayata dair çok uzun vadeli planlar yaptıkları oluyor. Ancak, bir yere yetişme telaşıyla olsa gerek çok hızlı yürüdükleri için bu kulak misafirliği oldukça kısa sürüyor. Önümden kaybolup giden kitap yüklü bir sürü sırt çantasına,  isimsiz bir not bırakmak geliyor içimden:  Ölüm uzun vadeli planların peşinden koşarken aldığınız bir nefes kadar yakın… Bugün ölüme bir adım daha yaklaştınız… Bu hakikati kavrayarak attığınız her adım sizi hayatta daha güçlü kılmaz mı?

Üsküdar’ın kız kulesi hakkında bir sürü efsaneler, rivayetler var. Ben kız kulesini gizemli insanlara benzetiyorum. Kız kulesi aslında herkese aynı bakar, ama herkes onda farklı bir şey görür. Eve dönüş yolunda, kız kulesinin önünden geçerken sahildeki bankta oturan bir kadının, elindeki kitabı yanı başına koyarak uzun uzun sustuğunu fark ediyorum. Usulca yanına oturuyorum. Kitabı yeniden eline alıyor. Rastgele bir sayfasını açıp, tevafuk eden yeri okumaya başlıyor. Kız kulesine bakarak ne gördüğü onun sırrı, ama ben başımı kitaba çevirip, onun payına düşen bu sayfaya ortak olmak istiyorum. Tanımadığım bir insanla,  kısa bir dünya zamanında aynı kaderi paylaşıyorum. Onun payına Erdem Beyazıt’ın Ölüm Risalesi düşüyor… Benim payıma Erdem Beyazıt’ın Ölüm Risalesi düşüyor… Günler ömrün sayfalarıdır. Bugün bir Üsküdar akşamında, ömür defterimin sayfasına “ölümü hatırlamak” yazılıyor…

ÖLÜM RİSALESİ

“Okuyorum hayatı 
Toprağın üstünden çok 
Altındakilerle var olduğunu 

Toprak 
Ölüme aç 
Ölüme muhtaç 
Hayat 

Ölüm muhakkak 
Ve ölüm mutlak 
Tek kapısıdır ölümsüzlüğün 

Ölümle tanıştıktan sonra anladım 
Sadece bir kimlik belgesi olduğunu yaşamanın…”

Yazan: Vildan Şimşek
Gerçek Hayat Dergisinde yayınlanmıştır. 

17 Temmuz 2015 Cuma

"Allah sevdiği kullarını ateşe atar.
Onlar, ateşin içindeyken, ateşe dahi yaklaşamayanların derdiyle dertlenen insanlar..."

Vildan Şimşek

16 Temmuz 2015 Perşembe

İnsan neyi severse, Allah tarafından sınanır. İmtihan kağıdındaki cevaplar uzun olsa da, soru kısa ve özdür: 'Sevginde samimi misin?'

Vildan Şimşek
"Her an imtihanda olduğumuzun farkına vardığımızda, ateşten serinliğe doğru yürümeye başlarız."

Vildan Şimşek
"Öyle bir sus ki sadece hakikatin sesini duyabilesin... Öyle bir sustur ki içindeki dünyayı orada hakikatten başka bir şey yer edinemesin..."

Vildan Şimşek


"Her sıkıntı 'ben' dememeyi öğretiyor...
Her ferahlık 'ben' dememeyi öğretiyor...

 'Ben'i' aradan kaldırınca her iki halin de bir önemi kalmıyor.

Vildan Şimşek

14 Temmuz 2015 Salı

BİR RAMAZAN MİSAFİRİ: “ORUÇ”





Zaman ağır ağır sahurun ateşinde demlenir. Demi gönül bardağımıza akar… Akrep ve yelkovan şimdi böyle bir an’a şahitlik ediyor. Geçen yıl Ramazan ayında son sahurda, “nasip olur mu olmaz mı bir daha Ramazan ayına ermek” diye sorular sorarken içimden, aynı akrep ve yelkovan o an’a da şahit kılınmıştı. Hatırlıyorum da ne hüzünlü bir vedaydı… Geçen yıl son sahurda sorduğum o sorunun cevabını bir sene sonra aldığımda, bir kez daha anladım her vedanın bir başlangıç olduğunu. Bu öyle bir başlangıç noktasıydı ki; dünyada birçok insan bu noktada benimle aynı sevinci yaşıyordu. Bir olmanın sevinciyle, birçok insan bu yolda birliğe varıyordu. Nasibin içinde gizlenen rahmet, bu sevinçle kuşattı ruhumu derinden… Nasip oldu, ramazana erebilmek yeniden…

İnsan bazen çok özler neyi özlediğini bilmeden. İşte böyle bir anda atılır ezel yoluna ilk adım. Böyle bir anda başlar Rab ile vuslata erdiren yolda yolculuk. Ramazan bu yolculuk için ne güzel bir durak… Burada dinlenir özlemler… Burada buluşur oruç ile insan kalbi… Sözü Sezai Karakoç’a bırakmanın tam zamanıdır: “Yalnız, insan orucu özlemez, oruç da insanı özler. Ramazan ayı gelince sıla-ı rahim edenler gibi, meleklerin bile önünde eğildiği insana koşar. Oruç, insana acıkır ve koşar gelir.”

Ramazan ayında oruç koşarak geldi bize doğru… Kimbilir bizimle birlikte dünyada kaç insanın gönül hanesinin kapısını çaldı? Evimize bir misafir gelmeden önce evimizi temizliyoruz, hazırlık yapıyoruz. Misafirimiz geldiğinde, onu tebessümle karşılayarak ikramlarda bulunuyor; ona sevgi ve saygı gösteriyoruz. Gidene kadar misafirimizi en iyi şekilde ağırlamaya çalışıyoruz. Peki biz gönül hanemizin kapısını çalan orucu nasıl karşıladık?
Kimileri içeri dahi almadı onu. Buyur edemedi gönül hanesine. Kimileri içeri aldı, ama hazırlıksızdı. Onu lâyıkıyla ağırlayamadı. Kimileri ise bu misafiri en güzel şekilde karşılayarak ve ağırlayarak baş tacı etti… Misafir rızkıyla gelir derler. Oruç, onu en güzel şekilde karşılarak ağırlayan hane sahiplerine manevi taçlar taktı. Onların heybelerine manevi rızıklar bıraktı. Gönül hanelerine mana kattı…

Oruç aynası sonsuz güzellikler yansıtır. Bu güzellikler gönül aynası parlayınca görünür kılınır. Bu özel misafir kapılarını çalmadan önce, gönül aynasını temizleyip, parlatanlar onun yansıttığı bu güzelliklere elçilik etti. Nice güzellikler gönül hanesinde misafirperver olan bu insanların etrafında adeta pervaneydi…

Misafiri hanemize buyur edebilmek için onu tanımak gerekir. Orucu en iyi karşılayanlar onu en iyi tanıyanlardı…

Misafiri iyi ağırlabilmek için onu sevmek gerekir. Orucu en iyi ağırlayanlar onu en çok sevenlerdi…

Misafirin hal dilinden anlamak için onu bilmek gerekir. Orucun hal dilinden anlayanlar onu en iyi bilenlerdi…

Tanıyan sever, seven bilir…. Ve ancak kalbiyle bilenler anlar orucun neye susadığını, acıktığını, insana neden koşarak geldiğini. Müminlerin kalbinde kurulan sofraya oturduğunu. Her daim dipdiri, ölümsüz olduğunu. Fani olan insanı ebedi hayatla, yaşarken buluşturduğunu…

Ezel ve ebede uzanan her güzellik sırrını içinde taşır. Sırların sahibi sırrı dilediğine verir. Kelimelerin de bir tesettürü vardır. İnsanoğlunun en büyük sınavlarından biri dilini örtmektir. Orucun sırrına erenler, dilini örtmeyi bilenlerdir. Orucun sırrı, sırların sahibince onların kalbine ilham edilir.

Bu ramazan, orucu gönül hanesine misafir edebilenlere ne mutlu…

Yazan: Vildan Şimşek

Gerçek Hayat Dergisinde yayınlanmıştır.

29 Haziran 2015 Pazartesi

ÖMRÜN DÖRT MEVSİMİ


Ömrün Dört Mevsimi


            İnsan yaşadığı her anın tanığıdır. Dün yolda, annesinin elini bırakıp koşmak isteyen küçük bir çocuğun kaldırımdan düşüş anına tanık oldum. Çocuğun dizleri yaralı, gözleri yaşlıydı.  Anne üzgün ve telaşlıydı. Bir çocuğa bunların söylenemeyeceğini bilsem de içimden ona seslenip, şunları söylemek geçti: Büyüyünce de düşeceksin, yaralanacaksın, ruhun kanayacak... Her düşüşünde ayağa kalkmayı ve daha güçlü adımlarla yürümeye devam etmen gerektiğini öğreneceksin. Her yaralanışında, merheminin yaranda gizli olduğunu anlayacak, zamanla yaralarını sevecek ve sevdikçe bileceksin. Ruhunun her kanayışında kanamalarının sabır ve şükür ile yavaş yavaş dindiğini göreceksin. Hüznü dışlayıp, sevince kucak açanlar hayattan lezzet alamazlar. Nasıl ki bu kadar gözyaşından sonra annenin kucağında yeniden gülümseyebildiysen, hüznün ve sevincin aslında aynı tablonun ayrılmaz bir parçası olduğunu ve aynı ressamın fırçasından döküldüğünü anlayacaksın. Hayat resme bakıp ressamı kavrama sanatıdır. Resmin sadece bir kısmına bakarak ressamı kavrayabilir misin?


        Bu sorunun cevabı acısıyla ve tatlısıyla yudumlayarak tecrübe edilen bir hayatın içinde gizli. Yıllar sonra çocuğun, kendi cümleleri ile bu soruya verdiği cevabı duymak isterdim. Elbette ki; susma hakkını da kullanabilir… Bir tanıklık anına gölgeleri düşen çocuk ve annesi nereye gitti, bilmiyorum. Ben şimdi bu gölgede soluklanarak aynı soruyu kendimize soralım, aynayı kendimize tutma cesaretini bir kez olsun gösterelim istiyorum.


İnsan ömrü mevsimler gibidir. Hepimizin ömründe karlı, güneşli, yağmurlu, bulutlu, sisli günler olmadı mı? Bazen kış gibi soğuktu günlerimiz, bazen yaz gibi sıcak… Bazen sonbahar gibi hüzünlüydük, bazen ilkbahar gibi neşeli… Dört mevsimin içimizde aynı anda yaşadığı günlerimiz de oldu. Bir mevsimin aylarca bizi terk etmediği zamanlarımız da…


Ömrümüzün en karlı günlerinde bize tebessüm eden bir kış güneşi vardı. Kış güneşi kışın yüzündeki bahar tebessümüydü. Ama, çoğumuz bu güneşin hakikatini kavrayamadık. Halil Cibran haklıydı: “Eğer kış içimde baharı gizliyorum deseydi ona kim inanırdı?” İtiraf edelim, ömrümüzün karlı günlerinde kışın bu söylediğine inanmadık. Biraz olsun kalbimizle bakmayı bilseydik bu günlere, ruhumuz bahardan çiçekler toplardı.


Ömrümüzün en kurak günlerinde bizi arayan bir su vardı. Bu suyun varlığını hissetseydik susuzluktan bu kadar şikâyet eder miydik? Yaşadığımız susuzluk suyun hakikatini anlamamız içindi. Su en iyi susuzluğun lisanı ile okunabilirdi. Susuz kalana ikram edilen soğuk zemzem tadındaydı sinede çiseleyen inşirah. Kalbimizle okumayı bilseydik sıkıntılı anlarımızda yazılanları, içimizde manevi rüzgârlar eser, yaz yağmuru sinemizde çiselerdi.


         Ömrümüzün sonbaharı anımsatan hüzünlü günlerinde, gökyüzünde bize ilkbaharı müjdeleyen bir ezgi çalardı. Yeryüzünü dinlemekten işitmez olduğu için kulaklarımız, çoğumuz gökyüzünün bu ezgisini duyamadık. Aydınlık, en iyi karanlığın lisanı ile anlaşılabilirdi. Kalbimizle dinlemeyi bilseydik karanlığın çöktüğü anlarda çalan bu ezgiyi, içimiz aydınlanır, gözlerimiz etrafa ışık saçardı.


         İnsanoğlu hep hüznü dışlayıp, tebessüme kucak açtı. Oysa ömür duvarına asılı en güzel tablolardan biriydi hüznün ve sevincin dansı… Bu tabloda insanın gözleri sonbaharı yüzü ise ilkbaharı yansıtırdı. Tebessüm kalpteki hüznün tesettürüydü. Hüznün kıymetini bilen, onu tebessüm ile setredebilen bir kalp ne kadar da asildi… Bu tablonun adı ömrün dört mevsimiydi…
Yazan: Vildan Şimşek
Gerçek Hayat Dergisinde yayınlanmıştır.



25 Haziran 2015 Perşembe

YÜREKLE HASBİHAL



                 Göz bakar, kalp görür. Zaman ise bakmak ve görmek arasındaki bu ince çizgide yürür. Bakmak ve görmek arasındaki bir fark ediş anında elimdeki kitabın sararmış sayfalarından ilham alıp, şunu düşündüm: Çoğu insan sürekli kitaplarını kalınlaştırmak, cümlelerini genişletmek, kelimeler, harfler biriktirmek istiyor. Oysa mühim olan bir insanın sükûtunda bütün bildiklerini unuttuğu anı okuyabilmek… Kitapları ben de seviyorum, ama kabul edelim ki kitaplardan geçmeyen ince bir yol var. Bu yolda yürüyenler kitaplarıyla birlikte gözyaşı yağmurlarında yıkanmayı göze alırlar.

                  Elimdeki kitabı bırakıp, çiseleyen yağmur altında sahilde uzun uzun yürüdüm. Tırtıl kelebek olmak için koza örer. İnsanın kendisini bulduğu yer neresi ise kozası orasıdır. Bütün biriktirdiğim harfleri, kelimeleri, cümleleri unutmaya çabalarken kendimi kozamda, yüreğimde buldum. İnsan yüreğinin içindedir diyor ya şair; sükût edip, kendime eğildim. Ayaklarım biraz daha yürümek isterken, ruhum yavaşlamam gerektiğini fısıldadı kulağıma. Yavaşlayıp, sahil kenarında eski bir banka oturdum. Eridikçe içimizi aydınlatan bir mum gibidir muhabbet. Huzur bu mumu yakanların elini tutar. Ben huzuru yüreğimle muhabbet etmekte buldum. Seslendim yüreğime usulca:
                  
                     “Uçsuz bucaksız yaşamaktayım. Yüreğim, ne bir başlangıç verebilirim sana ne de bir son. Yüzüme usul usul vuran, başlangıcını hatırlamaya yüz tutmuş bir sonsuzluğun ilk esintisi sadece…

                      Uçsuz bucaksız yaşamaktayım. Yüreğim, ne bir başlangıç verebilirim sana ne de bir son. Avucumda sıkı sıkı tuttuğum bir başka dünyaya ait kelimelerin ilk harfleridir. Mavi sevdiğim renk. Avuçlarımdan uçup giderken bu harfler, akan gözyaşlarımın rengi de mavidir…

                      Uçsuz bucaksız yaşamaktayım. Yüreğim, ne bir başlangıç verebilirim sana ne de bir son. Gözlerime gölgesi vuran göz değmemiş rüyaların resmidir. Fırça darbelerinin sesiyle uyandığım o sabahlar,  ömür defterinin arasına gizlenmiş ayraçlar gibidir…

                      Uçsuz bucaksız yaşamaktayım. Yüreğim, ne bir başlangıç verebilirim sana ne de bir son. Kulağıma usul usul fısıldanan susuzluğumu hatırlatan ezel pınarının sesi sadece. Bu pınarın başında geçen anlar sudaki aksini arar hep dünya denizlerinde. Burada verilen sözler gümüş sükûtlarla süsler dünya günlüğünü. Saatlerin omzunda ağlayan zaman, bu pınarın suyuyla yıkar yüzünü…

                     Uçsuz bucaksız yaşamaktayım. Yüreğim, ne bir başlangıç verebilirim sana ne de bir son. Gözlerimin önünden bir an olsun gitmeyen gökyüzüne bakan duaların resmidir. Yaşayarak edinilmiş bilgiler sahihdir. Büyük dualar etmek bedel ister. Rabbim büyük hayatlar isteyenlerin olsun. Bana sonsuzluğu ver…

                     Uçsuz bucaksız yaşamaktayım. Yüreğim, ne bir başlangıç verebilirim sana ne de bir son.  Dizlerimin önüne kıvrılan saçları ağarmaya başlamış acılardır. Şimdi ben acılara tek tek teşekkür ederek, kuşlarla birlikte şarkılar söyleyerek geçip gitmek istiyorum zaman tünelinden…

Ah siyah örtülü turkuaz günler
Gün değilmiş ki başka günler
Gül, maksut, kalp
Toprak, son ve ilk”                                                                   

Yazan: Vildan Şimşek 
Gerçek Hayat Dergisinde yayınlanmıştır. 


22 Haziran 2015 Pazartesi

Yayın ekibinde olduğum Hukukçular Derneği yayını olan  İdeal Hukuk Dergisinin "Aile ve Hukuk" konulu 13. sayısı çıktı. "Ömür Defterinden" isimli yazım derginin edebiyat bölümünde yayınlandı.




20 Haziran 2015 Cumartesi

İnsan bazen çok özler neyi özlediğini bilmeden...
İşte böyle  bir anda atılır ezel yoluna ilk adım.
Böyle başlar Rab ile vuslata erdiren yolda yolculuk.

Vildan Şimşek

31 Mayıs 2015 Pazar

Bazen bilmediğimiz bir dilde konuşur zaman, bazense bildiğimiz bir dilde susar. Mühim olan zamanın ezgisini duymayı bilmek...

Vildan Şimşek

7 Mayıs 2015 Perşembe

Hikmetle yoğrulup sevgiyle mayalanır Allah dostlarının ömürleri... Böyle bir ömrün gölgesinde genişler dervişlerin kalpleri...

Vildan ŞİMŞEK

29 Nisan 2015 Çarşamba

Bir'i anlamak için kalpteki dünya perdelerini bir bir kaldırmak gerekir.

Vildan Şimşek

23 Nisan 2015 Perşembe

Derviş, yağmur yağarken toprağı duyar.

Vildan Şimşek
Sırların sahibi sırrı dilediğine verir... Kelimelerin de bir tesettürü vardır. İnsanoğlunun en büyük sınavlarından biri dilini örtmektir.

Vildan Şimşek
Yazar, yazdırılırsa yazar. Yazdırılmazsa sükut eder... Kalemin kağıtla vuslat anı, onun kalbine ilham edilir. Yazar o an, kalemi tutan eli kendi eli bilmez... Kalbine ilham edilen kelimeleri sahiplenmez. O sadece bir aracıdır.

Vildan Şimşek
'Oldum' diyenler, olamayanlardır. 'Olmadım' diyenler, olma yolundadır.

Vildan Şimşek
"Kalbe dünya yerleşirse, kalp tozlanır. Kalbe Allah aşkı düşerse, kalp tozdan arınır."
Vildan Şimşek 

21 Mart 2015 Cumartesi

"Allah aşkı ile yanan bir kalbe su koşarak gelir. Ama o susuzluğu tercih eder. Aşık bilir ki; bu yangın ancak gözyaşı yağmuru ile söner."

Vildan Şimşek
Öyle bir ırmağın elinden tutun ki; sizi denize kavuştursun...

Vildan Şimşek
"Niyeti hakiki güzellik tomurcuklarının ekildiği bahçenin bahçıvanı olmaktı. Yağmur, ancak niyeti bu kadar temiz olanların yüreğine yağardı."

Vildan Şimşek
"Rüzgar öyle bir esti ki; anlatamadığı bir şey kalmadı. Ama, herkes nasibine düşeni duydu..."

Vildan Şimşek
"Suya kavuşmak başka, suyun kaynağına kavuşmak başkadır. Suyun kaynağına kavuşmak için çok susamak gerekir."

Vildan Şimşek
Kalbimiz dünya sevgisinden uzaklaştıkça mana ağacının meyvesine yaklaşırız... Bugün gündemimizde kalbimiz var mıydı ya da ne kadar vardı?

Vildan Şimşek
"Muhabbet, eridikçe içimizi aydınlatan bir mumdur. Huzur, bu mumu yakanların elini tutar."

Vildan Şimşek
"Varlık elbisesini çıkarmadan girilmez hakikat kapısından... "

Vildan Şimşek

25 Şubat 2015 Çarşamba

Gönlü diz çökenler manevi denizlerde yürümeye başlar...

Vildan Şimşek

19 Şubat 2015 Perşembe

Ne kimseye gidebilir ne kimseden gelebilir.
O aşk denizinin üzerinde uçan bir garip güvercindir...

Vildan Şimşek

6 Şubat 2015 Cuma

ÖMÜR DEFTERİNDEN...

                                                                     

Mevsim sonbahar. Aylardan kasım. Hafif yağmur çiseliyor. Mevsimin koyu örtüsü ile tepeden tırnağa örtünen İstanbul gizemiyle ne kadar da büyüleyici… Kuzguncuk sokaklarında gezerken adeta zamanı kaybediyorum. Bu kaybediş anında sırtında hayatın yüküyle, yokuşa çıkan bir yolun eteklerine tutunarak yürüyen yaşlı bir teyze ile göz göze geliyorum. Dünyaya dair her şey bu anın fotoğrafı üzerinden yeniden çiziliyor. Dünya bir anın içine sığacak kadar küçülüyor. Bir kez daha anlıyorum ki; hayat ölüme giden bir yürüyüş yolu. Bu öyle bir yol ki bize nereden geldiğimizi ve nereye gideceğimizi hatırlatmak için bütün taşlarıyla sessizce bağırıp duruyor. Ben de herkes gibi seyyahım bu dünyada. Hangi yoldan gidersem gideyim sonunun ölüme çıktığını biliyorum. Hayat yolculuğunu keyifli ve anlamlı kılan da bu biliş değil mi?

Yağmur giderek hızlanıyor. Yağmura şemsiye açmadan, damlaların yüzümde gezindiğini hissederek yürümeye devam ediyorum. Şehrin içinde ama dışındaymış gibi hissetmek her zaman olduğu gibi iyi geliyor. Çınar ağaçları içinde, tahtalardan yapılmış ve rengârenk boyanmış Kuzguncuk evleri bende ünlü bir ressamın fırça darbelerini taşıyan bir tablo etkisi yaratıyor. Başımı göğe kaldırdığımda evlerden birinin penceresindeki perdeyi hafifçe sıyırarak yağmuru seyreden bir kız çocuğu görüyorum. Benim gibi pencere kenarlarını seven bir kız çocuğu… Akşamları evimizin yola bakan penceresinin kenarına oturup, sokak lambalarının ışığında yağmurun yağışını seyrettiğim anlar aklıma geliyor. Yağmurun kendine özgü bir dili var. Her bir damla bu dile hizmet ediyor. Kâinat onu dinleyenler için her gün başka bir uyanış penceresinden sesleniyor. Ve ben hala pencere kenarlarını seviyorum. Üzücü ki, çoğu insan bu sesi duymaya talip değil. Hayatında hakikate bakan bir pencere açamayan insanlar dünyası ne kadar ışıklı olursa olsun karanlıklar içinde sanki. Necip Fazıl Kısakürek’in şu mısrasını hep böyle zamanlarda hatırlıyorum. “Perde perde verâlar, ışık başka, nur başka; bir ânlık visal başka, kesiksiz huzur başka...”

Köşeyi döndüğümde yağmura ve soğuğa rağmen saklambaç oynamaya devam eden birkaç çocuk görüyorum. Hala bu oyunu oynayan çocuklar olduğunu görmek sevindiriyor. Küçükken dedemle bu oyunu oynadığımız zamanları tebessümle hatırlıyorum. Dedeciğim, o küçük kız çocuğu olup bir daha yanına gelsem söyler miydin bana büyüklerin de aralarında saklambaç oyunu oynadığını? Ne sobelemek var bu oyunda ne sobelenmek. Herkes saklıyor kendini kendinden. En çok da kendi bildiklerinden. Nerede o saklambaç duvarında en son bıraktığımız el izlerimiz? Bir zamanlar iz kalmasın diye dokunmaya korktuğumuz duvarlarda eskinin lekelerini arar oldum şimdi. İnsanlar nereye gizliyor kendini?
                     
Yan yana sıralanmış esnaf dükkânlarının önünden geçerken eski ve yeni zamanı bir arada yaşıyorum. Kapısı aralık bir şekilde bırakılmış, eski kitapların tavana kadar dizildiği bir dükkânda kitapların arasında anahtar kilidi olan eski bir defter dikkatimi çekiyor. Annemin ilkokul dönemimde doğum günümde hediye ettiği hatıra defterimin anahtarı kaybolsa da hala odamda bir yerlerde saklı durduğunu hatırlıyorum. Defter anahtarları bir sembol ama derin bir mana taşıyor. Mürekkep, kalem ve kâtip sükût etmeyi, sır tutmayı öğreniyor. Aynı mürekkebi paylaşsa da kalem, kâğıt ve kâtip; yazılanı taşıyan, emaneti sırtlanan hep kâğıttır. Kâğıt setr olmayı öğreniyor. Şimdi ise şeffaf sularda yüzmenin zevkine kaptırmış kendini, bir zamanlar anahtarla kitlenen defterler. Anahtarlar kayıp, su kalabalık, sözcüklerse yalnız ve ıslak…

Bulutlar yeryüzünün şahididir. Onlar imzalarını gökyüzünün sayfasına atarlar. Ben yeryüzünde şehri kenetlemek için adeta saf tutan sokaklarda dolaşırken, gri bir bulutun bana yoldaşlık yaptığını hissediyorum. Bu yoldaşlık da gökyüzünün sayfalarından birine yazılmış olmalı. İnsan ruhu da bulutlar gibi böyle saflaşabilir mi acaba diye düşünürken, İbni Sina’nın o an hatırladığım şu sözü sorumu cevaplıyor: “İnsanın ruhu öyle saflaşabilir, insan o derece yükselebilir ki, bütün kâinatı eksiksiz biçimde yansıtan bir ayna haline gelebilir.”
                            
Anı derinleştiren baktığımız yerde gördüklerimizdir. Gördüklerimizi anlatmanın en güzel yollarından biri de fotoğraflardır. Bir fotoğraf şiir, öykü, roman hatta destan bile yazabilir. Fotoğrafların anlattıklarını dinlemeyi sevdiğim için fotoğraf makinemi çıkarıp Kuzguncuk evlerinin kadraja düşen güzelliklerini yansıtmak istiyorum. Fotoğraf makinemi elime aldığım andan itibaren binlerce kez deklanşöre basma, resimleri anında görme ve beğenmediklerimi silme hakkım var. Bir sürü dijital albüme sahibim, buna rağmen son zamanlarda neredeyse çektiğim hiçbir fotoğrafa dokunamadım. Bu özelliklerin olmadığı eski fotoğraf makineleri aklıma geliyor. Bir de büyüklerimizin özenle sakladığı siyah beyaz fotoğraflar albümleri… Ne vakit,  dünyada olmadığım o zamanlara yolculuk yapmak istesem, soluğu bu albümlerin yanında alıyorum. Renklerden renksizliğe keşif yolculuğu yaptıkça bütün yollar ve takvimler birleniyor… Her şey, katreden ummana doğru yol alıyor… 

Fotoğraf çekimi sırasında, esnaf dükkânlarından güne küçük bir mola verme isteği uyandıran bir kahve kokusu duyuyorum. Hemen yan dükkânda ise dumanı tüten bir çay sohbeti yapılıyor. Kahve ve çay arasında gidip gelirken, her zaman olduğu gibi tercihimi çaydan yana kullanıp, sahile doğru yol alıyorum. Ruhumdaki kayalara çarpan dalgalarla denizin söylediklerini kalbimde hissetmeye çalışıyorum. Damlanın denize düştüğü anın adını “aşk” koymuşlar. Allah’ım senin engin aşk denizine düşen bir damlacık su da ben olamaz mıyım? Elimdeki çay bardağının sıcaklığı bana dünyanın soğuk yüzünü hatırlatınca sorumun cevabını başka bir zamanda almayı dileyerek, yüzümü masadaki çay bardağına çeviriyorum. Kaç kişi isek masaya bir bardak fazla bardak koymak mana âleminde yalnız olunmadığının bir işareti… Kardeşimle evde masaya bir bardak fazla çay bardağı koyup muhabbete daldığımız zamanları tebessümle anıyorum. Bugünün en güzel yanı ise, sahile yakın bir yerde, çiçeklerin uykuya daldığı bu mevsimde, gözbebeklerini gri bulutlara dikmiş, benim gibi puslu havaları seven bembeyaz bir kasımpatıya rastlamak oluyor. Deniz sonsuzluğu, çay ezeli muhabbeti, beyaz kasımpatılar ise sâfiyeti ve gücü simgeler. Hepimizin yıllar geçtikçe kalınlaşan bir ömür defteri var. Ne mutlu bana ki ömür defterimin bugünkü sayfasında bu üç güzelin ismi aynı satırda yan yana yazılıyor. Deniz, çay, kasımpatı…
                            
Kuzguncuk sahilden Üsküdar’a doğru giden yolda annesinin elini bırakıp koşmak isteyen küçük bir çocuğun düşüşüne ve gözyaşlarına tanık oluyorum. Çocuğun dizleri yaralı, gözleri yaşlı… Anne üzgün ve telaşlı… Görünen her şeyin ardında, daha geniş bir şey uzanır: Bir patika, bir yol ve kendisinden, başkasına açılan bir pencere. St. Exupery” Bugün bu yolda bir çocuğun düşüşü ardında hayata uzanan bir pencereden bakıyorum. Bir çocuğa bunların söylenemeyeceğini bilsem de küçük çocuğa bu pencereden seslenip, içimden şunları söylemek geçiyor: Büyüyünce de düşeceksin, yaralanacaksın, kanayacaksın. Her düşüşünde ayağa kalkmayı ve daha güçlü adımlarla yürümeye devam etmen gerektiğini öğreneceksin. Her yaralanışında, merheminin yaranda gizli olduğunu anlayacak, zamanla yaralarını sevecek ve sevdikçe bileceksin. Ruhunun her kanayışında kanamalarının sabır ve şükür ile yavaş yavaş dindiğini göreceksin. Hüznü dışlayıp, sevince kucak açanlar hayattan lezzet alamazlar. Nasıl ki bu kadar gözyaşından sonra annenin kucağında yeniden gülümseyebildiysen, hüznün ve sevincin aslında aynı tablonun ayrılmaz bir parçası olduğunu ve aynı ressamın fırçasından döküldüğünü anlayacaksın. Hayat resme bakıp ressamı kavrama sanatıdır. Resmin sadece bir kısmına bakarak ressamı kavrayabilir misin?

Çocuk ve annesi nereye gitti bilmiyorum, ama ben bu içsel konuşmalar ile Üsküdar’a benim sevdiğim adıyla Kâbe Toprağına kadar varıyorum. Burası benim için, bir ismi taşıyabilmek ne demektir, mekânın ruhu ne demektir gibi mana boyutundaki soruları tek solukta cevaplayan yerlerden biri. Ayak bastığım anda sorularımın cevabını kalbime veren, her mevsimde ruhumda manevi rüzgârlar estiren Üsküdar’ı akşam ezanı daha da ulvileştiriyor. Yeryüzünde hangi davet ezan sesinden daha güzel olabilir ki? Bize huzur veren şeyler bizim kıyımızdır. Ezan sesi beni kıyıdan uzaklaştığımı hissettiğim bir anda kıyıya yaklaştırıyor. Kıyıda, bu sesin verdiği huzurun kalesine sığınmak istiyorum. O an, Üsküdar camilerinin minarelerinin birinden bir ölüm haberi duyuruluyor. Bugün de kim bilir dünyada kaç bebeğin kulağına ezan okunurken birilerinin salası verildi? Ölenler öz yurduna doğdu... Doğanlar öz yurdundan koptu ve dünya misafirhanesine konuk oldu… Yaşayanlar ise dünyada misafir olduğunu unutarak ev sahipliğine soyundu…

Akşamın karanlığı şehrin üstüne çöktüğünde, kalabalık tıpkı bir sel gibi şehrin sokaklarını basıyor. Sele kapılıp giderken, önümde sırtında ağır çantalarıyla yürüyen on dört, on beş yaşlarındaki kız erkek karışık bir öğrenci grubunun konuşmalarına kulak misafiri oluyorum. Bu konuşmalardan anladığım sürekli birilerini ve bir şeyleri eleştirdikleri oluyor. Kimisi öğretmenini, kimisi ailesini, kimisi ise kendisini beğenmiyor. Ancak, bir yere yetişme telaşıyla olsa gerek çok hızlı yürüdükleri için bu kulak misafirliği oldukça kısa sürüyor. Ne güzel bir yaştır on dört… İnsanın bir yanı çocuk, bir yanı genç… Bir yanı kendidir, bir yanı ise henüz kendini bulamamış bir yabancı… Bir eli ile dünyayı düzeltmek ister, bir eli ile kendi dünyasını... Ayakları hep koşmak isterken, ruhu biraz yavaşlaması gerektiğini fısıldar… Her şeyi aklı ile sorgularken, kalbi teslim olması gerektiğini ilk kez hatırlatmaya başlar… Önümden kaybolup giden kitap yüklü bir sürü sırt çantasına kalbin de bir bilgisi olduğunu söyleyen isimsiz bir not bırakmak geliyor içimden. Benim, kalbin de bir bilgisi olduğunu ilk kez fark etmeye başladığım yaştı on dört. Acaba onlar da bunu fark etmiş midir?

Üsküdar’ın kız kulesi hakkında bir sürü efsaneler, rivayetler vardır.  Ben kız kulesini gizemli insanlara benzetiyorum. Kız kulesi aslında herkese aynı bakıyor, ama herkes onda farklı bir şey görüyor. Eve dönüş yolunda, kız kulesinin önünden geçerken sahildeki bankta oturan bir kadının elindeki kitabı yanı başına koyarak uzun uzun sustuğunu fark ediyorum. Göz bakar, kalp görür. Zaman ise bakmak ve görmek arasındaki bu ince çizgide yürür. Kadının kız kulesine bakarak ne gördüğü onun sırrı, ama ben bakmak ve görmek arasındaki bu fark ediş anında elimdeki kitaba bakıp şunu düşünüyorum: Çoğu insan sürekli kitaplarını kalınlaştırmak, cümlelerini genişletmek, kelimeler, harfler biriktirmek istiyor. Mühim olan bir insanın sükûtunda bütün bildiklerini unuttuğu o anı okuyabilmek… Kitapları ben de seviyorum, ama kabul edelim ki kitaplardan geçmeyen ince bir yol var. Bu yolda yürüyenler kitaplarıyla birlikte gözyaşı yağmurlarında yıkanmayı göze alırlar.

Tırtıl kelebek olmak için koza örer. İnsanın kendini bulduğu yer neresi ise kozası orasıdır. Ben de herkes gibi gün sonunda kozama, evime geliyorum. Beklemediğim bir anda ışıklar kesiliyor. Biliyorum, birkaç dakika sonra jeneratör devreye girecek, aydınlanacağız. Kozamızın dört bir yanını saran teknolojiyi koklayacağız. Oysa ben mum kokusu duymak isterdim. İnsanların etrafında bir sohbet halkası oluşturup saatlerce ışıkların gelmesini beklediği o mumdan bahsediyorum. Muhabbetin erittiği, eridikçe içimizi aydınlatan mumdan bahsediyorum. Mum kokulu zamanlardan bahsediyorum… Işıklar geliyor. Geriye ise kozaya yansıyan mum ışığının gölgesinde söndürülmüş hayaller ve özlemler kalıyor.  


Ömür ayraçsız okunacak bir defter gibidir. Günlerse ömrün sayfaları… Bugün bu defterden bir sayfa daha çevrildi. Yarın hepimiz yepyeni bir sayfa açıp, bir şeyler yazmak için elimize kalem alacağız. Kelam kalpten gelirse, kalem dile gelecek… Elimiz kalemi tutarken, kalem kalbimizden tutarsa bu defter başka hayatlara ilham verecek… Defterin arasına gizlenmiş ayraçlar ise bu hayatlara armağan edilecek… Ömür defterine gönül defteri ismi verilecek… 

Yazan: Vildan Şimşek 




Yaşamak, mısraları yarım kalmış bir şiiri tamamlamaya çalışmaktır. Her bir harfin bu şiire yüklenen manada bir görevi vardır.

Vildan Şimşek


25 Ocak 2015 Pazar

Ömrümüzün en karlı günlerinde bize tebessüm eden bir kış güneşi vardır.
Vildan Şimşek


19 Ocak 2015 Pazartesi

En sevgiliye giden yollar gözyaşı yağmurları ile yıkanır. En sevgiliye giden yollar gül kokulu tebessümlerle aydınlanır...

Vildan Şimşek


1 Ocak 2015 Perşembe

Göz bakar, kalp görür. Zaman bakmak ve görmek arasındaki bu ince çizgide yürür...

Vildan Şimşek


27 Aralık 2014 Cumartesi

Kışın yüzünde bahar tebessümü, gözlerinde ise yaz ışığı vardır.

Vildan Şimşek

19 Aralık 2014 Cuma

Özgürlük  insanın özünü özlemesi ile başlar. Kendini keşfetmesi, bilmesi ve bulması ile devam eder.

Vildan Şimşek 

9 Kasım 2014 Pazar

'Hal diliyle konuşan her şey bizi kendi ruhunun iklimine götürür.' Vildan Şimşek


1 Kasım 2014 Cumartesi

'Bulutlar yeryüzünün şahididir. Onlar imzalarını gökyüzünün sayfasına atarlar.' Vildan Şimşek




23 Ekim 2014 Perşembe

"Tevekkül kayığına binip; kürekleri çekenler sahile ulaşır."

Vildan Şimşek
"Hayat ölüme giden bir yürüyüş yoludur... Bu öyle bir yol ki bize nereden geldiğimizi ve nereye gideceğimizi hatırlatmak için bütün taşlarıyla sessizce bağırır durur."

Vildan Şimşek
"Kainat onu dinleyenlere her gün başka bir uyanış penceresinden seslenir."


Vildan Şimşek
'Lisan-ı hal ile konuşan bir gece... Geceyi can kulağı ile dinleyen bir deniz... Denize kalp gözü ile bakan bir gök...'

Vildan Şimşek
'Bakmak ve görmek arasındaki ince çizgide zaman adım adım yürür'

Vildan Şimşek
'Ezeli gül bahçesine gülü dikeniyle değil, gülün dikenini de sevmesini bilenler girer.'

Yazan, Fotoğraf: Vildan Şimşek

'Yeter ki hakikate bakan bir pencere açmak için çaba gösterelim. O çaba bile pencere önünde nice güzellikler açtırır.'


Vildan Şimşek



20 Ekim 2014 Pazartesi

'Arının bal yapışını izler gibi izleyelim zamanı. Her gün çiçekler sunuluyor önümüze. Marifet ömür peteğini  balla doldurabilmekte...'

Vildan Şimşek

3 Ekim 2014 Cuma

İçimizdeki çocuk ellerini uzatıp yıldızlara dokunmak ister. Biraz daha uzansak erişeceğiz.

Vildan Şimşek
Yağmur suyuna karışmış  ve ıslanmış dualar  var.  Kabul  makamında kurumayı bekliyor.

Vildan Şimşek
Dünyanın ışıklarına ve renklerine kapılıp gidersek iç dünyamızın ışığı söner.

Vildan Şimşek

22 Eylül 2014 Pazartesi

Ebedi  güzelliklerle taçlandırılmak istiyorsak, dünya elbisesinin güzelliğinin esiri olmayalım.

Vildan Şimşek
İçinde mavi sözcüklerin yüzdüğü cümleler deniz kokar.

Vildan Şimşek

4 Eylül 2014 Perşembe

''Sana dalgaları anlatacağım.'dedi, şehir. 'Herşeyi biliyorum.'dedi, şair. Uzun uzun sustular.Uzun uzun sustu deniz...

29 Ağustos 2014 Cuma

Elleri kalem tutarken kalemin kalplerinden  tuttuğu insanlar ilhamın emanetçisidir.

Vildan Şimşek

17 Ağustos 2014 Pazar

Bize huzur veren şeyler bizim kıyımızdır. Bundandır engin denizlerin en çok şu soruya şahit oluşu: Kaptan kıyıdan ne kadar uzaktayız?

Vildan Şimşek
Külleri güle dönüştüremiyorsa insan hiçbir yangını sahiplenmemeli. Külleri güle dönüştürmeye niyet etmişse şayet alevler onu ürkütmemeli.

Vildan Şimşek

16 Ağustos 2014 Cumartesi

İnsan bazen siyahi bir huzurdan başka birşey istemiyor. Renklerden renksizliğe keşif yolculuğu yaptıkça yollar da takvimler de birleniyor.

Vildan Şimşek
Yıllar geçtikçe kalınlaşan bir seyir defteri  var hepimizin. Mürekkebin kağıda her dokunuşunu ezberlediğimizi düşündüğümüz bir anda ezberimizi bozan hadiselerle karşılaşırız. O an defterleri yakmak gerektiğini ve yazıların hakikatini öğrenmemizin vakti gelmiştir.

Yazan: Vildan Şimşek